sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sorun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mayıs 2009 Pazar

sen kuş olur gidersin bir trenle.



uzun bir geçmişimiz var
hiç yorulmadan
en azından bir kere
eğlenceli beşik

ha biz varız
ha biz maskeli balo
saygıya durup üstün bir gecede
bir sır payı katlayıp
sade bir kahveden
keyifsiz bir detayın hükmüyle
ha biz yokuz
ha biz seferde

ya bu kez ölenleri görmeliysek
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

parka dolalım
park bizi alır önce
seyrimizden bir sabah kazanır
eğri fakat daha çok eğrilmez bir şoförle
sayısız rampaya katlanır
ya güneşten daha zengin
sofraya diz çökeriz
ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle

oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.

cahit zarifoğlu. zencidervişakşamakşamkafamızatükürüriken.

şimdi oralarda bir adam var, ona yakında aşık olacağım.

19 Mayıs 2009 Salı

red !

bin selam !

tarih 16 mayıs 2009.

harbiye ordu evi önü.
hep birlikte, askere gitmeyi meşru kılan herşeye karşı durduğumuz bir sürü dost.
bodoslama bir açıklama ve ilgilenene giz'in vicdani reddi.


"reddimdir.

tüm dünya halkları ve savaş çocukları adına reddediyorum.
bütün gördüklerimize tüm halklar şahittir ve fakat çoğu savaş yüzünden yerin zifirinde olduklarından şehadetleri meçhuldür.

reddediyorum.
bana kadınsın ve askere gitmeyeceksin, o halde niye reddediyorsun, diyorlar. reddediyorum, çünkü ben askere giden dostlarımla, kardeşlerimle askere gidiyorum. ben askere gitmeyi reddettiği için dövülen dostlarımla dövülüyor, öldürülüyorum.

reddediyorum.
nene hatun, gülsüm ve ömer seyfettin masallarıyla büyütülmeyi, esvabımdan dolayı ötelenmeyi, düşüncemden dolayı sevilmemeyi, kadın olduğum için ezilmeyi, askerliği, ölmeyi, öldürmeyi reddediyorum.

kurşunlarla misket oynayan çocuklar olmasını reddediyorum. savaşmayı, esir olmayı, herhangi bir savaş anında, liderlerin çıkarları uğruna elime silah almayı reddediyorum.

hakimler hakimi allah adına.
ben, bundan böyle allah'tan başka hakim bilmiyorum.

giz."

3 Mayıs 2009 Pazar

Bandista: anlatılan senin hikayendir

"BANDİSTA - De te Fabula Narratur

Armağanımızdır!

Dünyayı değiştirmek mümkün; çığlıklarla, terle, mağlubiyetlerden süzülen demle, sözle, eylemle, müzikle; tezlikle elzem ve nikbin tebessümümüzle, dansımızla, devrimimizle, devasa MÜMKÜN!!!

Armanığımızdır yıldıza, mayısa, kara-kızıl bayraklara, yumruğa, doğacak güneşe, unutmadık inandık bulanmadık bilendik diyenlere, bilenlere ve bilmeyenlere, mor giyenlere, sarı sepya hüzünlere, kahrı çekenlere, tahtı devirenlere, işçilere, işsizlere, mülksüzlere, düşmüşlere, düş kuranlara, yek duranlara, pek çok, hem de pek çok olanlara, sizlere, kardeşlerimize.

Bandista - De Te Fabula Narratur albümü 1 Mayıs sabahı 1 Mayıs alanında, www.tayfabandista.org adresinde ve bir marşın söylenmesi gerektiği her an, her yerde.

çünkü anlatılan bizim hikâyemizdir...

Bandista bir aralık, bu darlık bu basmakalıp, bu ayık kafayla esrik taklitleri, bu aramızda yaşayan katilleri teşhir etmek gerek dedi evde uyuklarken. Uyanmak gerek dedi önce kendi kendine, evde bir gitar çaldı manuş, klarnet aktı meyanlı, kaydırmalı, akordeon zaten doldurmuştu köşe bucak, vurmalılar hazırdı "marş"a, başladı ev'in hikâyesi, varyetesi söküp söküp yapmanın. Bandista evi şenlik kıyamet bir eylem bandosu şimdi ses vermekte ska, balkan, vertov, reggae, eşitlik, özgürlük, cango, votka, adalet, kökler sularından...

Bandista evinde geceler gündüz gündüzler denktir geceye, bu evde güneş batsa da dinlenir ev hece heceye. Bu evin odaları geniş uzun dar hayal; bu evde mebzul miktar kapılar kilitsiz gıcırdar. Bu evde koridorlar, sokaklar ve meydanlar, sahneler salonlar dansla sesle hınçla çığlıklar... Bu ev bir dağ başında bir gettoda ya da down-town'da, bu ev dev bir karavan bu evi bulur arayan. Bu evin sakinleri kara kızıl mor renkleri, yeşil sarı turunç ve nar, bu ev binbir bedenle var. Bu ev döker alınteri, bu ev rahim yangın yeri; söndürür kandilleri nice esrik sever evi. Bu evde geçmiş hüzünle değil hüsnü kabulle, bu evde gelecek yokla değil beklenir telaşla. Bu ev tenha bu ev dar-maduman kanma yalan, gözyaşları ağıtlar destanlar epik tasalar, bu evde yasalar değil ses verir yoldaş maison'lar! "

ya normal şartlarda ben kesin buraya birşeyler eklerdim ama bu öykü, bu hikaye, bu rivayet öylesine güzel ki, üstüne kalem kalkmaz.

selam olsun dost bandista'ya ! 1 mayıs'ta biber gazından gözleri yaşarana !

albümü şuradan buluyoruz:
http://www.tayfabandista.org

http://www.myspace.com/bandistaz

1 Mart 2009 Pazar

biz halen yaşıyoruz.

Ege Üniversitesi'nde Altkültür Günleri

Ege üniversitesi Sinema Topluluğu ve Şiir Topluluğu'nun ortaklaşa düzenlediği ve Altıkırkbeş Yayınları'nın desteğiyle gerçekleşecek olan etkinlik 3-4 Mart tarihlerinde Ege Üniversitesi kampusündeki Kültür Sanat Evi'nde yapılacak.

Dada, Sürrealizm, Beat, Punk, Siberpunk, Sitüasyonizm gibi alt kültür kavram ve kuşakları üzerine sunumların yapılacağı etkinlikte ayrıca, çeşitli gösterim ve performanslar da izleyicilerle buluşacak. Film gösterimi, konser, stencil atölyesi ve çeşitli şiir performanslarıyla renklenecek olan konferans, spontane gelişen bir durum şenliği olma amacı taşıyor.
KATILIMCILAR:

Rafet Arslan:
1972 İzmir doğumludur ve Eylül adında bir kızı vardır. Son terk ettiği bölüm iktisattır. Albemuth Bilimkurgu, Düzensiz Alternatif Kültür/Sanat mecmuası'nı çıkarmış; metinleri Cey, Siyahi, Milliyet Sanat, Karakalem, Kadıköy Underground Poetix dergilerinde yayımlanmıştır. Bilimkurgu Öyküleri, Bir Bienal Bir Bilanço kitaplarında yer almıştır.

İnan Mayıs Aru:
Ankara'da doğdu. Aralarında E.Ü. Sosyoloji bölümünün de bulunduğu bir çok bölümü bıraktı. Çeşitli çevirmenlik çalışmaları yaptı: Er-Tarih'e Karşı, Leviathan'a Karşı. Çeşitli dergilerde çevirileri yayımlandı. Altıkırkbeş Yayınları ve Kadıköy Underground Poetix dergisinde editörlük çalışmalarına devam etmektedir.

Şenol Erdoğan:
1977 senesinde bugünkü Makedonya topraklarında yer alan eski Yugoslavya’da İştip’te doğdu. Simyanın Sinemacısı Jim Morrisson HWY ve Sinematografik Vizyon Notları Üzerine, Quantin Tarantino, Wim Wenders, Fransız Sineması, Garip Hareketi ve Beat Kuşağı kitaplarını yazmış; Sitüasyonist Enternasyonal, Dada Manifestoları, Mimar Wittgenstein, Risale-i Punk, Düş Makinesi, Sinema Manifestoları Sinemadan Videoya Görüntünün Yazılı Tarihi, Howl-Uluma, Charles Bukowski ve Beat Kuşağı kitaplarını hazırlamıştır. Şu anda Kadıköy Underground Poetix ve ALTIKIRKBEŞ YAYIN’da yayın yönetmenliğine devam etmekte Kadıköy’de yaşamaktadır.

Erinç Güzel:
Bişkek'te doğdu. Eğitim hayatını Tükiye'de tamamladı. Punkla tanıştı ve müzik yazarlığına başladı. Yazıları Laneth ve NME Türkiye dergilerin yayınlandı. Türkiye'de gerçekleşen önemli konserlerde organizatörlük yaptı (Amon Amarth, Judas Priest, R.E.M. vs.).

Kerem Kamil Koç:
1978 senesinde Brüksel’de doğdu. Latin dili edebiyatı ve Fars dili edebiyatı üzerine eğitim gördü. Hakemli hakemsiz dergilerde, fanzinlerde yazıları yayımlandı. Mc Kenzie Wark’ın Bir Hacker Manifestosu çalışmasına sunu hazırladı, hack kültürü ve sanat arasındaki bağlantılar üzerine çalışan Kerem Kamil Koç, 4 ayrı karşı-kültür web platformunun kurucu üyeliğini sürdürmekte, deneysel video işleri çekmekte ve bunları sergilemektedir. Kadıköy Underground Poetix dergisi sorumlu editörlüğünü yürütmekte, şu an “müstehcen” isimli sergi çalışması için çalışmaktadır.

Mehmet Ada Öztekin:
İstanbul'da doğdu. Birçok video, klip ve film çalışmasında yer altı. Çalışmalarından bazıları: Devrim Arabaları (yönetmen yardımcısı), Gripin - Karışmasın Kimseler (klip yönetmeni), Cenk Taner - Ne Zaman Gitti Tren (klip yönetmeni), Uluma - kısa film (yönetmen), Bukranium - kısa film (yönetmen).

Oya Yalçın:
Ankara'da doğdu. İstanbul Üniveristesi gazetecilik mezunudur. Çeşitli röportajları underground dergi ve fanzinlerde yayınlandı. 2007 tarihli Videoist sergisi oldukça ses getirdi. Kargart'ta çeşitli sergiler açtı, sunumlar yaptı. Halen Kargart'ta çalışmalarını yürütmekte ve Altıkırkbeş Yayınlarında çalışmaktadır.

PROGRAM:

3 Mart Salı

12.00 BOŞTA GEZER’İN ŞİİRİ
“Rimbaud – Baudlaire” giriş

13.00 SÜRREALİZM
“Sürrealizm nedir?” panel
“Alfabetik Düşler” film gösterimi

14.30 DADA
“Dadaizm Nedir?” panel
“Dada Performans” performans

16.00 SOKAK SANATI
“Stencil Nasıl Yapılır” atölye

17.30 BEAT
“Beat nedir?” panel
“Uluma” film gösterimi

4 Mart Çarşamba

12.30 SİTÜASYONİZM
“Sitüasyonistler kimdir?” panel
“Gösteri Toplumu” film gösterimi

15.00 BALLARD - İÇ UZAY - SİBERPUNK
“İç uzay ve bedenin dönüşümü” panel

16.30 PUNK
“Punk nedir?” panel
“Punk Tavrı-Punk Attitude” film gösterimi
“Punk konseri”

Ege Üniversitesi Kültür Sanat Evi

Bornova Metro durağının 400 metre güney doğusu
/Yeşil Köşk arkası
Ege Üniversitesi Kampüsü
Bornova/İzmir

http://internationala.org/index.php/faaliyetler/soylesi/259-ege-universitesinde-altkultur-gunleri

20 Ocak 2009 Salı

sor

çok sıkı bir soru:
"bir saat sonra öleceğini söyleseler ne yapardın?"


acaba?

28 Kasım 2008 Cuma

bildim

elbette bildiğim birşeyler var. o kadar da salak sayılmam.
saçlarımı kesmiş olabilirim, herkesten olabildiğine uzak kalmış olabilirim, ne bileyim, kimseye selam bile vermek istemiyor olabilirim bazen, sürekli boza içiyor olabilirim, bisiklet istiyor olabilirim, müzik dinliyor, tütün sarıyor ve çay koyuyor, olabilirim..
ama aşık oluyorum ben de, mesela, canımdan yar geçiyor, bedenime basıyor bazen. özlüyorum ben de, insanları, onu, tütün sarışını belki. bir tek ben biliyorum bunu. belki bir de o. peki ötekiler? şu muazzam gece vaktinde, rahatsız etmek istemezdim kimseyi, ama ben birşeyler biliyorum. sade şeyler mesela, dostluk gibi. sade muhabbetler. oturup bir şarkı sözüne güldüğünüz, kelimeleri biriktirip iki günlük dosta-kaçışlara bütün halleri sığdırdığınız, dostu özlediğiniz, yari özlediğiniz, oturup bir dilencinin haline ağlamayı özlediğiniz anları -oysa hiç mi hiç sade şeyler değildir bunlar. sade beyazdır ve benim yeşillerim var-. hepsini biliyorum, adım kadar, kelimelerim kadar. ve şimdi, güzel insanlarım, sizden isteğim tek birşeydir, nolursunuz, kelimelerimi düşünmeyin. onlar sade değiller, sadece kelamlar. içimden çıkıyorlar, fışkırıyorlar, galeyana geliyorlar, akıyorlar size doğru, nolursunuz, kelimelerimi düşünmeyin. ve nolursunuz, kafanızı bana takmayın, yalnızlığınıza beni ortak etmek istediğiniz zaman, ordayımdır, yanınızda, dibinizde. yahut benimle aynı yatakta uyuyayamamak isterseniz yine, gerdanınızdan öpebilirim sizi.

hoşça kalın.
kedim, boynundaki kocaman şişliği kanatarak içindeki tüm iltihabı hırkama döktü. ağlıyor, yarasını kaşıyor, ağlıyor. derken, bütün uykum kaçtı. midem ağrıyor. ve siz bana nelerden bahsediyorsunuz..

giz.

4 Eylül 2008 Perşembe

uyuyakalan

işte ben de, deli gibi koşturduğum sokak festivali'nden sonra öylesine mükemmel bir uyku haline geçmişim ki, kafamı nereye koysam, uyuyakalıyorum. yetmiyor, başım yastığa düşmeden evvel, zihnim çoktan rüyaya başlıyor.
dün misal, eskişehir'deydim. gece dörde doğru indiğim şehirde, üniversite kaydından sonra, saat onikiye doğru, varuna kafe'de -gara yakın olan- uyuyakaldım. öyle bir uykuydu ki, gördüğüm rüyalar yüzünden suretimin şekli değişiyordu, zira pamuk ipliğiyle bağlıydım rüyaya, gözüme ışık giriyordu -rüyalarım bereketleniyordu benim de.
sonra, gara gittik, dayanamayıp. ben de başımı çantama koydum, ayaklarımı uzattım ve garda uyuyakaldım. bankın üstünde. yeşil bankların üstünde. uyumadan evvel anneme, yeşile zaafım var, dedim. yeşile zaafım var ve fena halde uykuluyum. festival biteli dört gün oluyor, ama uykum var, uykum var, uykum var.

sanırım, bünyem iflas ediyor. niye anlattım, bilmiyorum. yakında uyuduğum uyku dolayısıyle beyin hücrelerim ölebilir. bu son yazım bile olabilir. bilmem. bilmem.

neyse, bir konu daha var. yanımdan bir çocuk geçti bugün, elinde önlüğü, boyu bacağım kadar. boyum kısadır. bacağım kadar boyu olan bir çocuk, varın siz muhayyil edin. diyeceğim şudur, bacağım kadar çocukları okula alan zihniyete tüküreyim ben. bırakın oynasınlar yahu...

15 Ağustos 2008 Cuma

okuma.

anadolu üniversitesi / sinema tv bölümü.

bu ülke, tekrardan, bi tarafıma çomak sokmayı başardı, tebrik ediyorum.

31 Temmuz 2008 Perşembe

hit the road, jack


"bana sorarsanız gerçek yaşam, hiç durmadan, dosdoğru, denize doğru gitmektir."

tanımadığın insanları özlemek, ah ne büyük komedya.

geldiğimden beridir, keşke yolda kalsaydım, diyorum. insanlar bana ulaşamasalar, nerede diye merak etseler, bazen akıllarına gelsem, bazen zihinlerinden düşsem, lakin yine de yolda olsam, tüm yorgunluğum, pejmürdeliğim, parasızlığımla; yüce gökyüzüm, denizim, insanlarım, tanımadığım, bilmediğim insanlarımla. keşke oralarda olsam da, buralar kırmasa beni böylece. olmaz mıydı? jack. sana diyorum, olmaz mıydı? "amaaan, ne evi yahu ?" derdin burda olsan, koyardım pikabımın üstüne bir bebop albümü, dinlerdik jack. dinlemez miydik?

hey jack, söyle bana. hangi şehir kırabilir seni ? hangi şehrin insanları yüreğini parçalayabilir jack? kim bu kadar güçlü. kim bu kadar umursuyor hayatı. ah bilirim. bilirim ben tüm onları... içimi acıtıyorlar jack. gel buraya, ray arkamızdan şarkılar yazsın. natalie, hey jack, derken eşlik edeyim ben ona. hayatı bu kadar umursayan insanların arasında büyüyorum ben jack. beni büyütüyorlar.

buralar kötü. buralar fena, jack.
sen gel. istersen benim neal'im ol, istersen arkana bile bakma, ben arkanda yürürken.
bu şehirler, insanlarıyla, üstüme geliyor.
benim yollarım nerede, jack?

11 Haziran 2008 Çarşamba

vicdan / red / mehmet bal

bakın bu sefer ne var heybemde. tanımadığım bir adamla, tanımadığım bir dostumla vicdanen başbaşayım. adı.. Mehmet Bal, suçu.. ah suçu ya hu.. suçu ne biliyor musunuz? "zorla silahlanmak, zorla öldürmek, zorla güzelleştirilmek istememesi". "reddediyorum" diyor. "tüm silahlarınızı, askerlerinizi, askerliğinizi, öldürme dürtülerinizi, tek tipleştirmelerinizi, saçlarımı arkadan ördürmenizi, eteğimi diz altında tutturmanızı, ensemde saç kuyruğu bırakmamanızı, iki numara asker tıraşını, okullarınızı, ceketlerinizi, kumaş pantolonlarınızı..."
lakin biz, ey büyük atatürkün asker doğan türkleri, böyle bir isteği kaldıramayız. "reddetmek" bizim yaradılışımıza aykırı. zira kurtlar reddetmezler.
velhasıl-ı kelam, Mehmet dost reddetti. Mehmet dost, "reddediyorum" dedikçe dövüldü. Mehmet dost "reddediyorum" dedikçe alnına damgalar basıldı, işkenceler gördü, hapishanelere girdi.

geçen gün, daha üç gün bile olmadı doğru dürüst, Mehmet dost'u yine "içeri" aldılar. ve bugün, yani 11 haziran çarşamba, basın açıklaması vardı galatasaray'da. lakin ben, dünyadaki en kötü insanların başını çeken giz olaraktan uyuyakaldım. yapabileceğim ne var diye düşündüm, baktım mayıs dostum'dan mail gelmiş. mayıs dost bu günlerde "yolda", kilometrelerce uzakta hissedebiliyor halen olan biteni, dedim kendi kendime; galatasaray meydanına bir saat uzaklıkta oturdum bunu size okutuyorum şimdi.

lakin özellikle bazılarınıza"askere gönderseler yine giderim", "hepsinin konuştuğu aynı hikaye" veyahut kardeşim gibi "topunun köküne kibrit suyu" diyen dostlarıma selam duruyorum. siz elinizi "vicdanınız"a koyun şimdi iki saniye. tamam mı. iki saniye "vicdani red" neymiş bir düşünün, ben sonra döneceğim size.


"10 Haziran 2008, İstanbul

BASINA VE KAMUOYUNA

6 yıl önce “gerekçesi ne olursa olsun vicdanım ve iradem dışında bana askeri veya sivil, yerel veya evrensel, hiçbir kişi, kurum veya yapının dayatacağı hiçbir edimi yerine getirmeyeceğim”* sözleriyle vicdani reddini açıklayan Mehmet Bal, yeniden “askeri birlik-mahkeme-cezaevi” üçgeni içine hapsedildi.

18 Ekim 2002'de vicdani reddini açıkladıktan sonra bir ay Adana Askeri Cezaevi'nde yatan, Ocak 2003'te tekrar gözaltına alınmasının ardından Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde üç aylık “hava değişimi” verilerek serbest bırakılan Mehmet Bal, 8 Haziran 2008 Pazar günü Arnavutköy'deki evinin yakınlarında kendisine yaklaşıp kimlik soran iki sivil polis tarafından gözaltına alındı.

8 Haziran gecesi, önce Gayrettepe Asayiş Müdürlüğü'ne, oradan Şişli Etfal Hastanesi'ne ve son olarak Beşiktaş Jandarma İnzibat Karakolu'na götürüldü. Bu karakolda bütün gece nöbetçi askerlerin küfür, taciz ve kötü muamelesine maruz kaldı ve şiddet gördü. Evrak hazırlıkları sırasında, verilen kağıtları imzalamadığı ve isminin üzerindeki “Ulaştırma Er” ibaresinin üzerini çizdiği için, Mehmet Bal'ın imzası yerine zorla parmak izi alındı. Tuvalete gitmesine izin verilmeyen Mehmet Bal saatlerce bekletildi ve kendisine uzun süre su verilmedi. Sabaha karşı 3 sıralarında askerlerden birinin hücreye girip Mehmet Bal'ın kafasına, yüzüne ve göğsüne yumruklar attığını ertesi gün avukat görüşü sırasında öğrendik.

Kendisine bu şekilde şiddet uygulandıktan sonra, Mehmet Bal defalarca kendini kötü hissettiğini ve doktor görmek istediğini söylediyse de bu talebi reddedildi. Sabah 9'da bir asker Mehmet Bal'ı üzerine sıcak su dökerek “uyandırdı.” Şu anda sol gözünde morluk bulunan Mehmet Bal, yumruk atıldığı sırada bir an gözünün görmediğini ve halen seyirdiğini, ayrıca kulağının çınladığını söyledi.

Mehmet Bal'ın gözaltı sebebi, dün götürüldüğü Hasdal Askeri Mahkemesi tarafından, Adana Askeri Mahkemesi'nde devam etmekte olan “emre itaatsizlikte ısrar” ve “firar” suçlamalarını içeren duruşmalarına katılmaması ve hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılması olarak açıklanmıştır.

Burada sadece Mehmet Bal'dan değil, Mart 2008'de gözaltına alınarak, Kasımpaşa ve ardından Çorlu askeri cezaevlerinden sonra şu an Saray Cezaevi’nde tutuklu bulunan Halil Savda’dan da bahsetmek istiyoruz. Tekrarlanan “askeri birlik- mahkeme-cezaevi” kısır döngüsünün ardından kendisine “çürük” raporu verilerek “sosyal uyumsuz” ilan edilen Halil Savda, Mehmet Bal gibi net bir tavırla vicdani reddini ve bu konudaki ısrarlı tutumunu sürdürmüştür.

Bir süre Hasdal Askeri Cezaevi'nde kalacağı açıklanan Bal’ın daha sonra Adana'da askeri mahkemeye gönderileceğini öğrendik. Biz savaş karşıtları ve antimilitaristler, Mehmet Bal'ın ve diğer vicdani redcilerin yanında olduğumuzu, durumlarının her zaman takipçisi olacağımızı bir kez daha vurgulamak istiyoruz.

Devletin ve askeri yargının kavram ve duruş olarak yok saydığı vicdani red tutumlarını sürdüren redciler işkence, dayak ve kötü muameleyle susturulmaya çalışılmakta ve bu uygulamalar keyfi bir şekilde askeri cezaevlerinde devam etmektedir.

VİCDANİ REDCİ MEHMET BAL’A ÖZGÜRLÜK..

ANTİMİLİTARİST İNİSİYATİF"

bir de şuraya davet edeyim sizi: vicdani retçi dostlar

30 Mayıs 2008 Cuma

30 mayıs


kalkalı henüz bir saat oluyor -evet fena halde geç kalktım gene. televizyonları açtım, dizi vardı. kanalları dolaştım, zap yapmak diyoruz galiba buna, neyse. seda sayan ve türevleri harici hiçbirşey bulamamak beni yine mütemadi bir sıkıntıya soktu. sonra babamın erkenden aldığı gazeteyi okuyayım dedim. gazeteyi açtım, sonra kenarda bir ibare gördüm; büyük yazsalar daha da fazla tepki çeker miydi bilmem lakin, onu orada gördüm: "Lambda İstanbul kapatıldı"
yok canım, dedim önce. "gene mi" dedim, "niye asırlardır bu kadar saygısızız" dedim, "hangimiz daha insanız" dedim. bir sürü soru sordum daha, arada bir sürü de küfür var; lakin ben saygılı bir insanım, sizinle o küfürleri muhattap edemem.
geçenlerde lambda istanbul'un bir etkinliğine katıldı diye, vakit gazetesi tarafından aşağılanıp duran bir milletvekili vardı değil mi? nedir bu insanlarda, bu ülkeyi bu kadar rahatsız eden şey? içlerindeki farklı kimlikleri açık etmeleri mi? galiba bu. umarım sadece budur. umarım biz sadece zekası orta çağ'daki kiliseye eşdeğer bir ülkeyizdir de, onları sadece "farklı kimlikleri" yüzünden sevmiyoruzdur; "başkalarına kötü örnek olacakları", "sokaktaki faşizan kafaları rahatsız ettikleri", "nüfus cüzdanlarındaki zoraki ibareleri kabul etmedikleri", "anti-militarist oldukları" için değil. umarım onlara pembe yahut mavi nüfus cüzdanı verirken, kağıda zorla "kadın", "erkek", "müslüman", "türk" yazdığımız için, umarım mutluyuzdur. bir de şimdi kendilerini ifade edebildikleri tek yer olan "lambda istanbul"u kapatıyoruz; eminim ki, yastığımda daha rahat uyuyacağım bu vakitten sonra, onlar orada, bu ülkenin "insani" sınırlarından gitgide atılırken, ben öyle bir uyku çekeceğim ki, rüyamda ecinniler ve karabasanlarla top oynayacağım.
sonra, "olmayacak bu böyle" dedim. "dur" dedim. "uyanalı henüz yarım saat oluyor be". kanalları dolaşmaya başladım tekrar, zap diyoruz galiba buna, neyse. bir kanalda çar newa'nın bir klibine rastgeldim, başında ahmet kaya konuşma yapıyordu. diyordu ki: "nedir beni bu ülkeden uzak tutan; beni ailemden, beni dostlarımdan, beni toprağımdan ayrı kalmak zorunda bırakan? bunun cevabını verin bana" diyordu. zaten kısa bir süre sonra, ülkesinden millerce uzaktaki saçma bir yerde, ölüyordu.

küçükken ömer seyfettin'in "eleğimsağma" kitabını okumuştum. eleğimsağma, gökkuşağı demek. eğer yanlış hatırlamıyorsam, küçük kız, gülsüm diye bir büyük kıza "garip hisler" besliyordu. sonra kız, gökkuşağının altından geçiyordu ve "erkek" oluyordu. hayde bismillah. küçücük çocuktum ve bana "o kötü birşey" dedi ömer seyfettin. "sakın öyle olma" sana ne be? milli edebiyat kafası devam ediyor galiba halen. "o kötü birşey. sodom ve gomore gibi oluruz, helak ediliriz. zaten sonra kız uyanıyordu, aa bir bakıyorsun, herşey rüyaymış." sana ne?
başka bir ömer seyfettin kitabı okumadım. çünkü bu ülkeden atılan "düşmanlarımızı" okumak istemiyorum ben. yanımdaki arkadaşımı "düşmanım" olarak görmek istemiyorum. "silahlanmak" istemiyorum sayın seyfettin. "birilerinin askeri" olmak istemiyorum. "kadın ya da erkek" olmak istemiyorum. sadece bu ülkede "insan" olmak istiyorum. bu ülkede artık kıyafetimden dolayı "gülünen" olmak istemiyorum. bu ülkede artık düşüncemden dolayı "mimlenen" olmak istemiyorum sayın seyfettin. kemikleriniz rahat mı? düşmanı kovdunuz mu yurttan? izmir'den attınız mı hepsini? sürdünüz mü ermenistan'a, yunanistan'a? kürtleri ne yaptınız peki? nereye sürdünüz? almanya'ya mı? ırak'a mı? iran'a mı? amerika'ya mı? nereye sayın seyfettin? kalkın şimdi başı kesik şehit gibi cevaplayın beni.

bu sabah sadece bir saat "uyanık" kaldım. fena halde "uyanık" kaldım. uyumam lazım. açtım, müzik dinliyorum şimdi. diyor ki siya siyabend:

"bilmem şu dünyaya niye geldim/ niye geldim yâr, niye geldim..."

hakikaten tek sorduğum soru bu şimdi. en baştakileri boşverin. onları boşverin ve bana şunu söyleyin: "ben bu dünyaya niye geldim?
"

giz. 30mayıs günlüğü.

17 Mayıs 2008 Cumartesi

bejan'dan "dil hapishanesi"

"sevgili nezir kim olduğunu bilmiyorum. neden orada yattığını, daha ne kadar kalacağını da... kaç yılı içeride geçirdin, bilmem mümkün değil. ama böyledir işte, kalp bir işaret çizer ve yaratır kaderini. ben dün akşam döndüm istanbul'a... senin mektubunu gönderdiğin adrese uğradım. son kitabımın şiirleri ingilizceye çevriliyordu ve bu haberi yayıncıma vermek istiyordum. sonra senden gelen mektubu verdiler. bu ikinci mektubun her nedense acele posta servisiyle gönderilmişti. merak içinde kaldım. mektubunu okuyacağım kafeye nasıl vardım hatırlamıyorum. bir temmuz günü yazdığın ilk mektubunun 6 ay sonra istanbul'a kar yağarken ulaşmasını hatırladım sonra. benden kitaplarımı istiyordun. şiir seven, öyküler yazan biri olduğun dışında kim olduğuna dair hiçbir bilgi yoktu. kaç yaşında olduğunu dahi yazamamıştın. hangi suçtan yattığını... ilk mektubunu boğaz'ı geçerken topkapı'nın, üsküdar'ın hep durduğu yerde nasıl da durduğunu düşünürken okumuştum. o gün yazdığım uzun bir şiiri sana göndermek istedim ama senden esirgenen rüzgârla dalgalanan boğaz'dan söz etmekten utandım. içine kapatıldığın duvarları ya daha da karartırsa yazacaklarım diye göndermekten korktum. ama o şiir duruyor nezir. sana yazıldı, senindir...

bu ikinci mektubun... midyat m tipi cezaevi'nden gönderilmiş. üzerinde mühür olan ön yüzünden ibaret sanarak okumaya başladım. çünkü adın, adresin ön yüzündeydi. ayın büyüttüğü oğullar kitabımı kürtçeye çevirdiğini ve gönderdiğini yazıyordun. çeviriyi kürtçeye hakim olan birilerine okutmamı ve öylece karar vermemi istiyordun. yayımlayıp yayımlamama inisiyatifini bana bırakarak. kitapta geçen 'kardeşlerime' kelimesini kürtçeye ji birayen min re (yani erkek kardeşlerime) diye çevirdiğini belirtiyordun. 'türkçede malumunuz dişil eril belirteçleri yoktur. ama kürtçede öyle değil' diyerek. nezir braye min elbette doğru anlamışsın. o şiirde anlatılanlar erkek kardeşlerdi. hakkımda bir gazetede çıkan 'beyaz kürt' suçlamasının aklını nasıl bulandırdığını anlatıyordun. duyduğun geçici kararsızlığı... ama sonra bir başka gazetede benim ağzımdan yazılanları okuyup 'beyaz ya da kara kürt ne fark eder bu şiir çevrilmeyi hak ediyor' diyerek çeviriye oturmuştun. üstelik mektup yazmak dışında iki yıldır eline almadığın kaleme aşkla sarıldığını söyleyerek. küskün olduğun edebiyatla barışmanı sağlamış olmak nasıl bir gurur bilsen nezir. ama gururdan söz etmeyeceğim... mektubunu 'benden bir şey isterseniz eğer, her hafta görüşüme gelen arkadaşımın telefonu şu...' diyerek bitirmişsin. yazdığın telefon numarasına, arkadaşının adına bakakaldım. senden bir şey istemek... senden, bir şey... cezaevi nezir, midyat, dağlar, mor gabriel'in kızıl rahipleri, çanlar, uğultulu bozkır... üzüm bağları, terk edilmiş, boşaltılmış köyler, evlerin yüzleri, kapılar. sessizlik nezir... sessizlik... 'benden bir şey isterseniz eğer?' diyen satırların. nezir sen bir mahkûmsun senden ne isteyebilirim? bunu böyle söylemendeki zarafet nasıl kahredici... utandım nezir. senden her şeyini esirgeyen dünyaya hâlâ bir şeyler vermeye çalışman. senden ne isteyebilirim? şiirimin sana orada teselli olmasından daha büyük bir hediye olabilir mi? ama gönderdiğini söylediğin kürtçe şiir dosyası çıkmadı zarftan. mektubun arka yüzünü çevirdim. kargacık burgacık bir yazıyla 'şiirler kürtçe olduğundan hükümlüye geri verildi' deniyordu. imla kurallarından bihaber olan her kimse adı, imzası yoktu. boşlukta mektuba hiçbir biçimde ait olmadığını anlatmak için salınan iğreti harflerle. 'şiirler kürtçe olduğundan hükümlüye geri verildi.'

nezir ne kadar emek harcadın bilmiyorum. o şiirleri anadiline çevirmek için ne kadar istek ve zorluk yaşadın bilemem, ama yaptığın ve büyük bir hevesle şairine göndermek istediğin o şiirler sana geri verildiğinde ne yaşadın bilmek isterim. öyle çok isterim ki bunu. yüzüne bir duvar gibi kapatılan hevesin nasıl ağırlaştırdığını hayatı orada... bir başka mahkûmiyet bu. dil aracılığı ile bağlantıya geçmek istediğin dünya nasıl da yüz vermedi sana. kimliğin, varlığın nasıl da yokluğa eşitlendi bir kez daha. nezir ben o kırılmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. insanın umutsuzlukta bulduğu hevesin kırılmasının nasıl bir ölüm duygusu yarattığını. üstelik bu kırılma anadilinde yazdığın bir şiirle çıkıyor karşına. ya annene onun dilinde mektup yazmak isteseydin? sahi nezir annene hangi dilde mektup yazdın? hangi dilde 'anne gel dedin, yorgunum, hastayım, gücüm tükendi...' bilmiyorum nezir. hiçbir şey bilmiyorum. bilmek istediklerim elbette var. bu ülkede insan olmanın, yaşamanın yüreğimize bir taş koyar gibi yaşamanın dayanılmaz olduğu anlar var. kalbim ağrıyor benim. sen ne haldesin? arkadaşını aradım. telefonda sesim titreyerek bir şeyler söylemeye çalıştım. anlamadı belki de. 'ne kadar üzgünüm bilseniz' dedim. neticede duygular aklımızdan geçenleri o kadar derinlere götürür ki onlara eğilemeyiz. öyle ya boğaz'ı geçen bir motorda okunan bir mektup mardin'den, midyat'tan, duvarlardan söz eden... boğaz'ın sularına bakıp utanmak sadece kürt olarak doğmakla mı ilgilidir? bilmiyorum. bu ülkenin yasalarını yapanlar, bu ülkenin parlamento'sunda oturanlar, bu ülkenin sınırlarını bekleyenler, bu ülkenin duvarlarını örenler insanı unuttular belli ki. unutmuş olmalılar ki içeride hayata tutunmanın tek yolu olarak edebiyatı, şiiri seçen bir adamın hevesini böylesine kırıyorlar. zaten ölüm olan duvarları ölümle sıvıyorlar.

şiirlerim bu güne kadar ondan fazla dile çevrildi. ingilizceden katalancaya, arapçadan portekizceye... bir şair için bir başka dilde var olmanın sevinci en az şiiri yazdığı zamanki kadar büyük bir sevinçtir. kürtçede var olmanın özel anlamı beni hep çeviri konusunda hassasiyete itti. hep şiirlerimi kürtçeye aşkla çevirecek bir şiirsever bekledim. meğer nezir'miş o. nezir'e o var olma sevincini yaşatmayanlar daha ne kadar adlarını gizleyerek son derece özenle ve sevgiyle yazılmış mektuplara gölge edecekler? sormayacak mıyız?"

bejan matur. -16mayıs08, zaman.

1 Mayıs 2008 Perşembe

sevgi "emek"tir.


[fotoğraflar: http://ntvmsnbc.com]

1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramımız Kutlu Olsun !

30 Nisan 2008 Çarşamba

"nah"

böyle bir başlıkla size seslenmek istemezdim, özür dilerim. saat 7ye gelirken ana haber bültenini izleyeyim dedim. ana haber izlemeyi 10 yaşında bırakan biri için büyük bir devrimdir bu. lakin 10 dakika dayanabildim. 10 dakikada not aldım. şimdi onları okuyacaksınız. lütfen onları okuyun. çünkü onlar bir devletin kendi milletinden nasıl korktuğunu anlatmaya çalışacak:

1 Mayıs anayasal düzene başkaldırıdır" [mehmet ali şahin/ adalet bakanı (?)]
giz: haddim değil ama, çok sevdim bu lafı ben. müthiş bir başlangıçtı bu konuya.

Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı, birlikte basın açıklaması yapan DİSK, KESK, Türk-İş yöneticilerine soruşturma açtı.
Türk-İş genel müdürü "yok abi, bizim sekreter ötekilerle ortak basın açıklaması yaptı, lakin bizim bi boktan haberimiz yok. feci tırstık biz durumdan, o yüzden dedik ki, sadece gidip Ey Büyük Atatürk'ün anıtının önüne çelenk bırakalım." Ayrıca bir durum, Yan Çizen Türk İş'e Tayyip Erdoğan destek çıktı. "bakın siz de abilerinize benzeyin" filan tarzında müthiş bir söylemde bulundu ötekilere dönerek. nasıl oldu da "sen seni bilmezsen, patlatırız enseni" demedi, hayret ettim.

giz: be evladım, senin haberin var mı ki, Taksim'e bütün girişler yasaklandı, yok o yetmedi, o anıtın önüne merdivenlerin oradan başlayaraktan üç çeşit barikat koydular. yani senin o çelengi koyman için üç kere atlaman gerekiyor o barikatlardan. ha lafı gelmişken, çocukken birdirbir oynar mıydın sen de?

barikat dedim şimdi, muhabir söyleşi yapıyor adamla:
muhabir: "efendim, şimdi burada böyle barikatlar filan var, sen güvende hissediyor musun kendini onu söyle bana?"
adam: "şu an ben gergin hissediyorum kendimi"

giz: evim taksim'e 1 saat uzakta. ben şimdiden kendimi gergin hissediyorum, seni düşünemiyorum bile.
şimdi ben diyordum ki, gidersem eğer eyleme, sabahın köründe otobüse filan atlarım.
lakin haber geldi: saat sabahın beşinden (tahminen ezandan sonra) itibaren taksim'e giriş yasak, bütün ulaşım yolları kapalı. taksim'de evi olan haber etsin bana ki akşam gelip kalabilelim, diy mi.

bir de tırstım ciddi ciddi. çünkü 5 bin tane gaz bombası hazır edilmiş. tahminen 10 bin insan gelecek, varın siz düşünün. yok daha da kötüsü, istanbul'da bir adet deprem bekleniyor ve 5 bin tane ceset torbası hazır mı onu sorarım ben.

ama daha güzeli var. tüm bu önlemlere sayın Muammer Güler (aka. dünyanın en hızlı konuşan valisi) "bütün bunlar suç işlenmesinin önlenmesiyle ilgili" dedi. sanki gidecek olan herkes yüzde52'denmiş gibi davranıyorlar. zekalarını bu kadar faideli kullanıyor olmalarından ötürü kutluyorum onları.

gerizekalı haber bültenleri de "bu gerginliğin nedeni ne" tarzında anketler hazırlıyorlar. benim gibi yüzeysel bir kişi bile bu gerginliği kimin yarattığını açıkça söyleyebilir galiba...

"sadece düzenler var, düzenlerin üstünde düzenler, diğer düzenleri etkileyen düzenler var. düzenlerin içinde gizlenen düzenler ve düzen içinde düzenler var.."
[chuck palahniuk] [*bir de düzülenler, hiç bahsini dahi açmadım ama. neyse.]

"reformistler, kişinin kendi istekleri peşinden koşmasının dar görüşlülük ve bencillik olduğunu söyleyip duruyorlar. bugünü düşünmemeli, çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakmak için daha çok çalışmalıymışız ki, 20-30 yıl içinde şartlar değişmiş olsun. bu argümanla her türlü feragat, kısıtlama ve boyun eğme savunulabilir. tuhaf bir mantık bu. bugün içinde bulunduğumuz belayı yaratan, ana babalarımızın kuşağının fedakarlıkları, onların 50li 60lı yıllarda çok çalışmaları değil mi? biz uğruna bu ladar çok fedakarlık yapılan "o çocuklar"ız zaten." [bolo'bolo./pm. s.45]

"devlet devrimle yıkılabilecek bir şey değil, insanlar arasındaki bir ilişki tarzıdır. devlet, bu ilişki tarzıyla var olur, beslenir, güçlenir, sömürür ve öldürür. devlet, otoriter ve hiyerarşik örgütlenmelerle iktidara talip olunarak değil; insanlar arasında devletin kendini yeniden üretemediği yeni ilişkiler, özgürlükçü ve dayanışmacı yeni bir "hayat tarzı" kurularak yıkılabilir. asıl olan "iktidarı almak" değil, gündelik hayat devrimleridir. zira, yaşanacak bir hayatımız vardır." [abdülgaffar el-hayati]

ve son olarak:
"kimse iş vermedi bize
elleri cebinde
asık bir suratla
açıkta yaşıyoruz
titriyoruz ısıtılmamış odalarda
yalnız, kuru bir yel var şimdi
sapanların atılı durduğu
sürülmemiş boş tarlalarda
bu ülkede iki erkeğe bir cigara
iki kadına yarım bardak bira düşecek
kimse iş vermedi bu ülkede bize
yaşamımız hoş karşılanmıyor
ölümümüz anılmıyor times gazetesinde." [t.s. eliot]

giz.

Ballad of a Thin Man

you walk into the room
with your pencil in your hand
you see somebody naked
and you say, "who is that man?"
you try so hard
but you don't understand
just what you'll say
when you get home

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

you raise up your head
and you ask, "is this where it is?"
and somebody points to you and says
"it's his"
and you say, "what's mine?"
and somebody else says, "where what is?"
and you say, "oh my god
am i here all alone?"

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

you hand in your ticket
and you go watch the geek
who immediately walks up to you
when he hears you speak
and says, "how does it feel
to be such a freak?"
and you say, "impossible"
as he hands you a bone

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

you have many contacts
among the lumberjacks
to get you facts
when someone attacks your imagination
but nobody has any respect
anyway they already expect you
to just give a check
to tax-deductible charity organizations

you've been with the professors
and they've all liked your looks
with great lawyers you have
discussed lepers and crooks
you've been through all of
f. scott fitzgerald's books
you're very well read
it's well known

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

well, the sword swallower, he comes up to you
and then he kneels
he crosses himself
and then he clicks his high heels
and without further notice
he asks you how it feels
and he says, "here is your throat back
thanks for the loan"

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

now you see this one-eyed midget
shouting the word "now"
and you say, "for what reason?"
and he says, "how?"
and you say, "what does this mean?"
and he screams back, "you're a cow
give me some milk
or else go home"

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

well, you walk into the room
like a camel and then you frown
you put your eyes in your pocket
and your nose on the ground
there ought to be a law
against you comin' around
you should be made
to wear earphones

because something is happening here
but you don't know what it is
do you, mister jones?

soru: mister jones kimdir?

Stephan Malkmus'tan dinleyin Dylan'ın Jones'unu: sonracevapbekliyorumama