19 Haziran 2008 Perşembe
şems
"but if the sun sets you free, sets you free
you’ll be free indeed, indeed
she’s only happy in the sun"
ben güneş'i seviyorum.
o'nu öylesine seviyorum ki, eğer dinimi bilmeseydim, büyük ihtimalle güneş'e el açmış vaziyette bulurdum kendimi.
bazen, yaşıyor olduğumu kavrayamıyorum. yürüdüğüm yollardan bihaber; sermest ve olabildiğine serkeş halde dolaşırken gözüm maviye çalan gökyüzüne kaçıyor, güneş'i görüyorum; diyorum ki "o, orada, öylece parlarken, bendeki bu sıkıntı niye?"
böyle deyince binlerce düğüm açığa vuruyor kendini. binlerce düğüm güneş'in suretinde eriyip gidiyor; su oluyor boğazımda, ter oluyor tenimde..
o'nu öylesine seviyorum ki, suretine güneş'i boncuk etmiş dostlarıma açıyorum tüm benliğimi. enderler onlar, zira güneş herkese vermez yüzünü. güneş, yüzünü verdiği çocuğa kelamlarını verir, ağırlığını verir, ateşini verir. tenine değilmez, yüreğine dokunulmaz dostlardır onlar; yüzünü gördüm müydü, baharlar getirir saçlarıma.. benim saçlarım düğümler kadar karışıktır oysa..
bir adam tanıdım ben. adını güneş'ten alan. benden asırlarca evvel gelmiş bedeni şehirlerime.. benden asırlarca evvel düşürmüş yolunu yollarıma.. tebriz'den konya'ya, konya'dan bilmemnereye.. güneş çekerken rumi'den yüzünü, pejmürde hali şah olmuş adamın. ve derhaldir ki mat etmiş rumi'yi bu adam. şems-i tebrizi. tebriz'in güneşi. ben o'nu öylesine seviyorum ki; şems, tebriz'i getiriyor zihnime, benden asırlarca evvel toprak olsa da bedeni, ruhu etrafımda bir yerlerde varlığıma müdahil oluyor; onu farkeylemem için dostlar peydah ediyor..
ben kitaplarımı severim.
tenime yazılmış kitapları, tenine yazılmış kitapları.. elime yazı yazanın vahyettiği kitapları..
kimi zaman, sayfaları çeviririm ve çıkan ilk kelimelere bakarım. ihtimalen birşeyler beni orada bekliyordur. kocaman lugatlerde en hassas olduğum kelamın, sayfaları gökten, meleklerle indirilmiş olan'da karşıma çıkması, benim için öylesine büyük bir hediye.
ben desem köklerime kadar hissediyorum bu kelamları, siz der misiniz ki, yaprakların ışıldıyor?
o'nu öylesine seviyorum ki ben, bazen doğduğum gün tebriz'den güneş'i mi sakladılar acaba, diyorum. acaba tebriz'den güneş'i sakladılar da, farisiler, arabiler beddua mı ettiler ki, bana musallat oldu bu şems, bu güneş, bu gök, bu aşk..
velhasıl diyeceğim o ki;
"aşktan mutluluk, güvenlik beklerler. halbuki aşk son zerresine kadar kendini vermektir, ruhundaki son zerreye kadar sevdiğin olmak istemektir, onun içinde eriyecek kadar sevmek, kendinden kopmak demektir. işte ben aşk derken boyle bir aşktan bahsediyorum. ölmekten bahsediyorum. var mı o'nun aşkıyla ölmeye cesareti olan?"
hû...
giz.
11 Haziran 2008 Çarşamba
vicdan / red / mehmet bal
bakın bu sefer ne var heybemde. tanımadığım bir adamla, tanımadığım bir dostumla vicdanen başbaşayım. adı.. Mehmet Bal, suçu.. ah suçu ya hu.. suçu ne biliyor musunuz? "zorla silahlanmak, zorla öldürmek, zorla güzelleştirilmek istememesi". "reddediyorum" diyor. "tüm silahlarınızı, askerlerinizi, askerliğinizi, öldürme dürtülerinizi, tek tipleştirmelerinizi, saçlarımı arkadan ördürmenizi, eteğimi diz altında tutturmanızı, ensemde saç kuyruğu bırakmamanızı, iki numara asker tıraşını, okullarınızı, ceketlerinizi, kumaş pantolonlarınızı..."
lakin biz, ey büyük atatürkün asker doğan türkleri, böyle bir isteği kaldıramayız. "reddetmek" bizim yaradılışımıza aykırı. zira kurtlar reddetmezler.
velhasıl-ı kelam, Mehmet dost reddetti. Mehmet dost, "reddediyorum" dedikçe dövüldü. Mehmet dost "reddediyorum" dedikçe alnına damgalar basıldı, işkenceler gördü, hapishanelere girdi.
geçen gün, daha üç gün bile olmadı doğru dürüst, Mehmet dost'u yine "içeri" aldılar. ve bugün, yani 11 haziran çarşamba, basın açıklaması vardı galatasaray'da. lakin ben, dünyadaki en kötü insanların başını çeken giz olaraktan uyuyakaldım. yapabileceğim ne var diye düşündüm, baktım mayıs dostum'dan mail gelmiş. mayıs dost bu günlerde "yolda", kilometrelerce uzakta hissedebiliyor halen olan biteni, dedim kendi kendime; galatasaray meydanına bir saat uzaklıkta oturdum bunu size okutuyorum şimdi.
lakin özellikle bazılarınıza"askere gönderseler yine giderim", "hepsinin konuştuğu aynı hikaye" veyahut kardeşim gibi "topunun köküne kibrit suyu" diyen dostlarıma selam duruyorum. siz elinizi "vicdanınız"a koyun şimdi iki saniye. tamam mı. iki saniye "vicdani red" neymiş bir düşünün, ben sonra döneceğim size.
"10 Haziran 2008, İstanbul
BASINA VE KAMUOYUNA
6 yıl önce “gerekçesi ne olursa olsun vicdanım ve iradem dışında bana askeri veya sivil, yerel veya evrensel, hiçbir kişi, kurum veya yapının dayatacağı hiçbir edimi yerine getirmeyeceğim”* sözleriyle vicdani reddini açıklayan Mehmet Bal, yeniden “askeri birlik-mahkeme-cezaevi” üçgeni içine hapsedildi.
18 Ekim 2002'de vicdani reddini açıkladıktan sonra bir ay Adana Askeri Cezaevi'nde yatan, Ocak 2003'te tekrar gözaltına alınmasının ardından Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde üç aylık “hava değişimi” verilerek serbest bırakılan Mehmet Bal, 8 Haziran 2008 Pazar günü Arnavutköy'deki evinin yakınlarında kendisine yaklaşıp kimlik soran iki sivil polis tarafından gözaltına alındı.
8 Haziran gecesi, önce Gayrettepe Asayiş Müdürlüğü'ne, oradan Şişli Etfal Hastanesi'ne ve son olarak Beşiktaş Jandarma İnzibat Karakolu'na götürüldü. Bu karakolda bütün gece nöbetçi askerlerin küfür, taciz ve kötü muamelesine maruz kaldı ve şiddet gördü. Evrak hazırlıkları sırasında, verilen kağıtları imzalamadığı ve isminin üzerindeki “Ulaştırma Er” ibaresinin üzerini çizdiği için, Mehmet Bal'ın imzası yerine zorla parmak izi alındı. Tuvalete gitmesine izin verilmeyen Mehmet Bal saatlerce bekletildi ve kendisine uzun süre su verilmedi. Sabaha karşı 3 sıralarında askerlerden birinin hücreye girip Mehmet Bal'ın kafasına, yüzüne ve göğsüne yumruklar attığını ertesi gün avukat görüşü sırasında öğrendik.
Kendisine bu şekilde şiddet uygulandıktan sonra, Mehmet Bal defalarca kendini kötü hissettiğini ve doktor görmek istediğini söylediyse de bu talebi reddedildi. Sabah 9'da bir asker Mehmet Bal'ı üzerine sıcak su dökerek “uyandırdı.” Şu anda sol gözünde morluk bulunan Mehmet Bal, yumruk atıldığı sırada bir an gözünün görmediğini ve halen seyirdiğini, ayrıca kulağının çınladığını söyledi.
Mehmet Bal'ın gözaltı sebebi, dün götürüldüğü Hasdal Askeri Mahkemesi tarafından, Adana Askeri Mahkemesi'nde devam etmekte olan “emre itaatsizlikte ısrar” ve “firar” suçlamalarını içeren duruşmalarına katılmaması ve hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarılması olarak açıklanmıştır.
Burada sadece Mehmet Bal'dan değil, Mart 2008'de gözaltına alınarak, Kasımpaşa ve ardından Çorlu askeri cezaevlerinden sonra şu an Saray Cezaevi’nde tutuklu bulunan Halil Savda’dan da bahsetmek istiyoruz. Tekrarlanan “askeri birlik- mahkeme-cezaevi” kısır döngüsünün ardından kendisine “çürük” raporu verilerek “sosyal uyumsuz” ilan edilen Halil Savda, Mehmet Bal gibi net bir tavırla vicdani reddini ve bu konudaki ısrarlı tutumunu sürdürmüştür.
Bir süre Hasdal Askeri Cezaevi'nde kalacağı açıklanan Bal’ın daha sonra Adana'da askeri mahkemeye gönderileceğini öğrendik. Biz savaş karşıtları ve antimilitaristler, Mehmet Bal'ın ve diğer vicdani redcilerin yanında olduğumuzu, durumlarının her zaman takipçisi olacağımızı bir kez daha vurgulamak istiyoruz.
Devletin ve askeri yargının kavram ve duruş olarak yok saydığı vicdani red tutumlarını sürdüren redciler işkence, dayak ve kötü muameleyle susturulmaya çalışılmakta ve bu uygulamalar keyfi bir şekilde askeri cezaevlerinde devam etmektedir.
VİCDANİ REDCİ MEHMET BAL’A ÖZGÜRLÜK..
ANTİMİLİTARİST İNİSİYATİF"
bir de şuraya davet edeyim sizi: vicdani retçi dostlar
10 Haziran 2008 Salı
into the wild

there is a pleasure in the pathless woods
there is a rapture on the lonely shore
there is society, where none intrudes
by the deep sea, and music in its roar:
i love not man the less, but nature more... [lord byron]
"ya yüzümde bir gülümsemeyle kollarınıza koşuyor olsaydım, o zaman siz de benim şu anda gördüklerimi görür müydünüz?"
rahat uyu Chris Mccandless yahut Alexander Supertramp.
gözüm, senin gördüklerin üzerindedir.
7 Haziran 2008 Cumartesi
6 Haziran 2008 Cuma
kazım'dan
"hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne
günün karanlık saatlerine
arasıra kopsa da fırtınalara
birgün boğulacağımız denizlere
eski günlere, neler olacağını bilemesek de geleceğe
kötülüklerle dolu olsa bile tarihe
tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara
Donkişotlara, ateş hırsızlarına
Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya
yollara, yolculuklara
sevgililere, sevişmelere
sadece düşleyebildiklerimiz, olamadıklarımıza
üşürken ısınmalara
herşeyden sıcak annelere babalara ve tadını tüm bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz.
kötü şeyler gördük.
savaşlar, katliamlar; ölen, öldürülen çocuklar gördük.
kendi kültürünü, kendi dilini, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük.
yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük.
yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.
biz de öldük. ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik.
teşekkürler dünya."
kazım koyuncu.
ne güzel çocuklar geliyor sofralarımıza. ne güzel türküler söylüyorlar. ne güzel hatırlatıyorlar halen yaşıyor olduğumuzu, ışığa büründüğümüzü, kaybetmediğimizi, halen sokakların bizim, denizlerin bizim olduğunu.. ne güzel çocuklar geliyor sofralarımıza, şehirlerimize, yüreklerimize...
bazen diyecek hiçbir kelimemin kalmamış olduğuna şükrediyorum.
5 Haziran 2008 Perşembe
garabet
ben şehirden sıkıldım.
lakin şehirden sıkılırken binlerce başka şeyden de sıkıldım. bu ne kötü, bu ne acı. amma halen güneş doğuyor, ben bekliyorum, müzik dinliyorum, sokağa çıkıyorum, insanları kırıyorum, yoruluyorum, anlaşılmıyorum, çöle kaçmak istiyorum, exupery olmak, sahra'da kaybolmak, taklamakan'da uyuyakalmak, istiyorum.
jeff şarkı söylüyor, ben bekliyorum.
"i feel afraid and i call your name
i love your voice and your dance insane
i hear your words and i know your pain
with your head in your hands and her kiss on the lips of another
your eyes to the ground and the world spinning round forever
asleep in the sand with the ocean washing over"
ne diye yazdın diye sorarsanız, cevabım da sorularınıza soru katmaktan başka bir işe yaramayacak.
"dream brother, they're waiting for you like i waited for mine and nobody ever came..."
giz. 5haziran.
30 Mayıs 2008 Cuma
30 mayıs
kalkalı henüz bir saat oluyor -evet fena halde geç kalktım gene. televizyonları açtım, dizi vardı. kanalları dolaştım, zap yapmak diyoruz galiba buna, neyse. seda sayan ve türevleri harici hiçbirşey bulamamak beni yine mütemadi bir sıkıntıya soktu. sonra babamın erkenden aldığı gazeteyi okuyayım dedim. gazeteyi açtım, sonra kenarda bir ibare gördüm; büyük yazsalar daha da fazla tepki çeker miydi bilmem lakin, onu orada gördüm: "Lambda İstanbul kapatıldı"
yok canım, dedim önce. "gene mi" dedim, "niye asırlardır bu kadar saygısızız" dedim, "hangimiz daha insanız" dedim. bir sürü soru sordum daha, arada bir sürü de küfür var; lakin ben saygılı bir insanım, sizinle o küfürleri muhattap edemem.
geçenlerde lambda istanbul'un bir etkinliğine katıldı diye, vakit gazetesi tarafından aşağılanıp duran bir milletvekili vardı değil mi? nedir bu insanlarda, bu ülkeyi bu kadar rahatsız eden şey? içlerindeki farklı kimlikleri açık etmeleri mi? galiba bu. umarım sadece budur. umarım biz sadece zekası orta çağ'daki kiliseye eşdeğer bir ülkeyizdir de, onları sadece "farklı kimlikleri" yüzünden sevmiyoruzdur; "başkalarına kötü örnek olacakları", "sokaktaki faşizan kafaları rahatsız ettikleri", "nüfus cüzdanlarındaki zoraki ibareleri kabul etmedikleri", "anti-militarist oldukları" için değil. umarım onlara pembe yahut mavi nüfus cüzdanı verirken, kağıda zorla "kadın", "erkek", "müslüman", "türk" yazdığımız için, umarım mutluyuzdur. bir de şimdi kendilerini ifade edebildikleri tek yer olan "lambda istanbul"u kapatıyoruz; eminim ki, yastığımda daha rahat uyuyacağım bu vakitten sonra, onlar orada, bu ülkenin "insani" sınırlarından gitgide atılırken, ben öyle bir uyku çekeceğim ki, rüyamda ecinniler ve karabasanlarla top oynayacağım.
sonra, "olmayacak bu böyle" dedim. "dur" dedim. "uyanalı henüz yarım saat oluyor be". kanalları dolaşmaya başladım tekrar, zap diyoruz galiba buna, neyse. bir kanalda çar newa'nın bir klibine rastgeldim, başında ahmet kaya konuşma yapıyordu. diyordu ki: "nedir beni bu ülkeden uzak tutan; beni ailemden, beni dostlarımdan, beni toprağımdan ayrı kalmak zorunda bırakan? bunun cevabını verin bana" diyordu. zaten kısa bir süre sonra, ülkesinden millerce uzaktaki saçma bir yerde, ölüyordu.
küçükken ömer seyfettin'in "eleğimsağma" kitabını okumuştum. eleğimsağma, gökkuşağı demek. eğer yanlış hatırlamıyorsam, küçük kız, gülsüm diye bir büyük kıza "garip hisler" besliyordu. sonra kız, gökkuşağının altından geçiyordu ve "erkek" oluyordu. hayde bismillah. küçücük çocuktum ve bana "o kötü birşey" dedi ömer seyfettin. "sakın öyle olma" sana ne be? milli edebiyat kafası devam ediyor galiba halen. "o kötü birşey. sodom ve gomore gibi oluruz, helak ediliriz. zaten sonra kız uyanıyordu, aa bir bakıyorsun, herşey rüyaymış." sana ne?
başka bir ömer seyfettin kitabı okumadım. çünkü bu ülkeden atılan "düşmanlarımızı" okumak istemiyorum ben. yanımdaki arkadaşımı "düşmanım" olarak görmek istemiyorum. "silahlanmak" istemiyorum sayın seyfettin. "birilerinin askeri" olmak istemiyorum. "kadın ya da erkek" olmak istemiyorum. sadece bu ülkede "insan" olmak istiyorum. bu ülkede artık kıyafetimden dolayı "gülünen" olmak istemiyorum. bu ülkede artık düşüncemden dolayı "mimlenen" olmak istemiyorum sayın seyfettin. kemikleriniz rahat mı? düşmanı kovdunuz mu yurttan? izmir'den attınız mı hepsini? sürdünüz mü ermenistan'a, yunanistan'a? kürtleri ne yaptınız peki? nereye sürdünüz? almanya'ya mı? ırak'a mı? iran'a mı? amerika'ya mı? nereye sayın seyfettin? kalkın şimdi başı kesik şehit gibi cevaplayın beni.
bu sabah sadece bir saat "uyanık" kaldım. fena halde "uyanık" kaldım. uyumam lazım. açtım, müzik dinliyorum şimdi. diyor ki siya siyabend:
"bilmem şu dünyaya niye geldim/ niye geldim yâr, niye geldim..."
hakikaten tek sorduğum soru bu şimdi. en baştakileri boşverin. onları boşverin ve bana şunu söyleyin: "ben bu dünyaya niye geldim?"
giz. 30mayıs günlüğü.
27 Mayıs 2008 Salı
aşkın çölleri
yaşamı şurda burda gelişmiş; annesiz, yurtsuz, bilinen her şeye karşı kayıtsız, daha önceki acınacak pek çok genç gibi her tür aktörel güçten kaçan bir delikanlının, çok genç bir erkeğin yazılarıdır bunlar. öylesine sıkılmıştı, öylesine karışık bir ruh halindeydi. bu yüzden işi gücü hep, korkunç ve kaçınılmaz bir edeb'e gelir gibi, ölüm'e gelmek oldu. kadınları sevmediği için -kanlı canlıydı oysa!- ruhu, yüreği ve bütün gücü, acayip ve acıklı yanlışlar içinde eğitildi. ona yataklarında ya da sokaklarda gelen düşlerden -aşkları !- tatlı dinsel gözlemler ortaya çıkabilir belki. Muhammed'e inananların -yürekli ve sünnetli insanların- efsanedeki yıllarca süren uykularını anımsayın. ama, endişeli bir güce sahip bu acı, hepimizin arasında yolunu yitirmiş olan ve adeta ölümü isteyen bu Ruh, şu an ciddi avuntularla karşı karşıya gelip saygınlık kazanacak.
arthur rimbaud.
22 Mayıs 2008 Perşembe
de hayde !
17 Mayıs 2008 Cumartesi
bejan'dan "dil hapishanesi"
bu ikinci mektubun... midyat m tipi cezaevi'nden gönderilmiş. üzerinde mühür olan ön yüzünden ibaret sanarak okumaya başladım. çünkü adın, adresin ön yüzündeydi. ayın büyüttüğü oğullar kitabımı kürtçeye çevirdiğini ve gönderdiğini yazıyordun. çeviriyi kürtçeye hakim olan birilerine okutmamı ve öylece karar vermemi istiyordun. yayımlayıp yayımlamama inisiyatifini bana bırakarak. kitapta geçen 'kardeşlerime' kelimesini kürtçeye ji birayen min re (yani erkek kardeşlerime) diye çevirdiğini belirtiyordun. 'türkçede malumunuz dişil eril belirteçleri yoktur. ama kürtçede öyle değil' diyerek. nezir braye min elbette doğru anlamışsın. o şiirde anlatılanlar erkek kardeşlerdi. hakkımda bir gazetede çıkan 'beyaz kürt' suçlamasının aklını nasıl bulandırdığını anlatıyordun. duyduğun geçici kararsızlığı... ama sonra bir başka gazetede benim ağzımdan yazılanları okuyup 'beyaz ya da kara kürt ne fark eder bu şiir çevrilmeyi hak ediyor' diyerek çeviriye oturmuştun. üstelik mektup yazmak dışında iki yıldır eline almadığın kaleme aşkla sarıldığını söyleyerek. küskün olduğun edebiyatla barışmanı sağlamış olmak nasıl bir gurur bilsen nezir. ama gururdan söz etmeyeceğim... mektubunu 'benden bir şey isterseniz eğer, her hafta görüşüme gelen arkadaşımın telefonu şu...' diyerek bitirmişsin. yazdığın telefon numarasına, arkadaşının adına bakakaldım. senden bir şey istemek... senden, bir şey... cezaevi nezir, midyat, dağlar, mor gabriel'in kızıl rahipleri, çanlar, uğultulu bozkır... üzüm bağları, terk edilmiş, boşaltılmış köyler, evlerin yüzleri, kapılar. sessizlik nezir... sessizlik... 'benden bir şey isterseniz eğer?' diyen satırların. nezir sen bir mahkûmsun senden ne isteyebilirim? bunu böyle söylemendeki zarafet nasıl kahredici... utandım nezir. senden her şeyini esirgeyen dünyaya hâlâ bir şeyler vermeye çalışman. senden ne isteyebilirim? şiirimin sana orada teselli olmasından daha büyük bir hediye olabilir mi? ama gönderdiğini söylediğin kürtçe şiir dosyası çıkmadı zarftan. mektubun arka yüzünü çevirdim. kargacık burgacık bir yazıyla 'şiirler kürtçe olduğundan hükümlüye geri verildi' deniyordu. imla kurallarından bihaber olan her kimse adı, imzası yoktu. boşlukta mektuba hiçbir biçimde ait olmadığını anlatmak için salınan iğreti harflerle. 'şiirler kürtçe olduğundan hükümlüye geri verildi.'
nezir ne kadar emek harcadın bilmiyorum. o şiirleri anadiline çevirmek için ne kadar istek ve zorluk yaşadın bilemem, ama yaptığın ve büyük bir hevesle şairine göndermek istediğin o şiirler sana geri verildiğinde ne yaşadın bilmek isterim. öyle çok isterim ki bunu. yüzüne bir duvar gibi kapatılan hevesin nasıl ağırlaştırdığını hayatı orada... bir başka mahkûmiyet bu. dil aracılığı ile bağlantıya geçmek istediğin dünya nasıl da yüz vermedi sana. kimliğin, varlığın nasıl da yokluğa eşitlendi bir kez daha. nezir ben o kırılmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. insanın umutsuzlukta bulduğu hevesin kırılmasının nasıl bir ölüm duygusu yarattığını. üstelik bu kırılma anadilinde yazdığın bir şiirle çıkıyor karşına. ya annene onun dilinde mektup yazmak isteseydin? sahi nezir annene hangi dilde mektup yazdın? hangi dilde 'anne gel dedin, yorgunum, hastayım, gücüm tükendi...' bilmiyorum nezir. hiçbir şey bilmiyorum. bilmek istediklerim elbette var. bu ülkede insan olmanın, yaşamanın yüreğimize bir taş koyar gibi yaşamanın dayanılmaz olduğu anlar var. kalbim ağrıyor benim. sen ne haldesin? arkadaşını aradım. telefonda sesim titreyerek bir şeyler söylemeye çalıştım. anlamadı belki de. 'ne kadar üzgünüm bilseniz' dedim. neticede duygular aklımızdan geçenleri o kadar derinlere götürür ki onlara eğilemeyiz. öyle ya boğaz'ı geçen bir motorda okunan bir mektup mardin'den, midyat'tan, duvarlardan söz eden... boğaz'ın sularına bakıp utanmak sadece kürt olarak doğmakla mı ilgilidir? bilmiyorum. bu ülkenin yasalarını yapanlar, bu ülkenin parlamento'sunda oturanlar, bu ülkenin sınırlarını bekleyenler, bu ülkenin duvarlarını örenler insanı unuttular belli ki. unutmuş olmalılar ki içeride hayata tutunmanın tek yolu olarak edebiyatı, şiiri seçen bir adamın hevesini böylesine kırıyorlar. zaten ölüm olan duvarları ölümle sıvıyorlar.
şiirlerim bu güne kadar ondan fazla dile çevrildi. ingilizceden katalancaya, arapçadan portekizceye... bir şair için bir başka dilde var olmanın sevinci en az şiiri yazdığı zamanki kadar büyük bir sevinçtir. kürtçede var olmanın özel anlamı beni hep çeviri konusunda hassasiyete itti. hep şiirlerimi kürtçeye aşkla çevirecek bir şiirsever bekledim. meğer nezir'miş o. nezir'e o var olma sevincini yaşatmayanlar daha ne kadar adlarını gizleyerek son derece özenle ve sevgiyle yazılmış mektuplara gölge edecekler? sormayacak mıyız?"
bejan matur. -16mayıs08, zaman.
