29 Nisan 2008 Salı

Will Cookson


Kendileri Britanya adasından bir dostumuz. Myspacete eklemişti beni günler evvel, bendeniz yeni dinleme fırsatı buldum kendisini, dünden beri halen dinliyorum, paylaşayım dedim. Çünkü bu çocuk buram buram Nick Drake ve Elliott Smith kokuyor.
Korkuttu beni. Çok mutsuz tınlıyor ve mutsuzluğuna aldırmıyor gibi. Bildiğim bir şey var, mutsuzluğumuza aldırmadığımız zaman bahar daha güzel gözüküyor insana..


buyrunuz link

bu da myspace

ps. çocuğun şarkılarını çaldım. biriniz ispiyonlarsanız eğer, vallahi bozuşuruz.

28 Nisan 2008 Pazartesi

toplama el psychedelia


bin selam buraya bakanlara.

yeni bir toplama giz albümleri dinletisiyle daha karşı karşıyasınız. bu sefer "psychedelic" denen o menem kudret üzerine yürüdüm biraz. elbette ki, eklenebilecek daha 2125151 milyon tane şarkı var, ama bu müziği kulaklarımıza dayayan bazılarını koymak istedim listeye. 60'larda hippi hareketiyle kafalarımıza nüfuz eden psychedelic atalarıma, ayriyetten ken kesey'le yaptıkları asit deneyleri sonucu bu hayvani müziği kafası iyi insanlara, kafası iyi bir şekilde anlatan grateful dead ve jefferson airplane'e teşekkürü bir borç bilirim. şimdi ben bunu dedim, grace'in tüyleri ürpermiştir kesin.

60'lar yıllığından bulduğum bir tabir ile sizleri zihin müziğinizle başbaşa bırakıyorum:
psikedelik: derin sükunet ve üstün bir idrak kabiliyetiyle beraber şiddetli zevk, güzelliğe ve renge karşı aşırı bir hayranlıkla birşeyler yaratma arzusu.

1. pink floyd - pow r toc h
2. grace slick & the great society - white rabbit
3. syd barrett - word song
4. soft machine - hibou, anemone and bear
5. soft machine - dada was here
6. the 13th floor elevators - kingdom of heaven
7. grateful dead - standing on the moon
8. cymande - willy's headache
9. hawkwind - hurry on sundown
10. hawkwind - mirror of illusions
11. ozric tentacles - psychic chasm
12. ghost - ganagmanag

tıktıktıktıktık

23 Nisan 2008 Çarşamba

mürekkep düşü


"Bu mürekkebin mürekkep kaleminden mi yoksa damarlarımdan mı fışkırdığını araştırınca dinginliğimi kaybediyorum." (Jean Cocteau)

Muazzam bir yalnızlık vakti, içinde bulunduğum. Odam -bomboş olduğundan mı, yoksa yalnızlığımı sezdiğinden mi, bilinmez- buza kesiyor. Masanın üstü dağılmış; bir iki müzik dergisi, öykü kitaplarım, defterlerim ve yemek artıklarım. Masanın bir köşesinde duran Rimbaud, o delice gülüşünü takınıyor yine. Rimbaud'nun şu dünyadaki yegane eğlence kaynağı olduğumu bilmek beni gururlandırıyor doğrusu.
Pencereye doğru yürüyorum. Gökyüzü alabildiğine mavi. Deniz mi rengini gökten alıyor, yoksa gök mü denizden, halen karıştırıyorum. Çocuk halimden pek bir farkım yok. O zamanlar her şey çok daha doğruydu sadece... Elimi pencereden uzatıyorum. Rüzgar doğudan esiyor. Doğu, rüzgarmemleket, hep özlemini çektiğim ağıtlar kenti... "Bırak, açık kalsın" diyor içimdeki öteki. Bırakıyorum, açık kalıyor.
Pikabımın üstünde dün dinlediğim plaklar duruyor. En baştakini alıp pikaba yerleştiriyorum. İğneyi kara müziğin üstüne koydum muydu başlıyor adam şarkısını söylemeye: "gözlerinde aşk, saçlarında çiçeklerle/ bir kadın var orada/ bir kadın var/ gitar çalar, şarkı söyler ve ağlar..."
Birden irkiliyorum. Bu varoluş sancılarından öylesine yorulmuşum ki, artık hissetmiyorum acılarımı. Oysa değil mi ki onlar, bizim vahiylerimiz; bizi Tanrı'nın ışığına götürecek olanlar; İsa'nın avuçlarındaki çiviler, Muhammed'i yaralayan kılıç?
Pencereme bir taş atılıyor. Muhtemelen gelen aynı adam. Perdeyi aralayıp gülümsüyorum ona: "Bugünlük gelmeyeceğim" diyorum: "Kalemim mürekkebe muhtaç. Günümü onlarla geçireceğim." Peki, diyor ve ekliyor: "Biz hep aynı köşedeyiz". Bu çocuk, ne de güzel gülümsüyor..

Muazzam bir yalnızlık vakti, içinde bulunduğum. Artık kaçamayacak kadar çok kaçtım. Artık bilemeyecek kadar çok bildim. Hepsini -tüm öğrendiklerimi, tüm yaşamlarımı ve tüm kelamlarımı- dünyaya salıverdim. Salıverdim ve kaldım böylece yalınayak, böylece çıplak...
Ah müzik, güzel müzik, akma damarlarıma böyle; patlayacağım, içim boşalacak ve dökülecek tüm benliğim ayaklarımın dibine...
Müziğe bu fırsatı vermeden boya kalemlerimi çıkarıyorum yerinden. Dün, yarım bıraktığım masalımın ortasını çeviriyorum ve önce kağıdın tam ortasına bir mim koyuyorum. Acaba yaşlı doğup çocuk ölseydik, gençlik hatalarımıza fırsat kalmasaydı, daha mı güzel olurdu, diye düşünüyorum ve bırakıyorum bu karalamayı da...

Saçlarıma taktığım kalemi çekiyorum yerinden. Ucu kınalı kahverengi saçlarım dökülürken omuzlarıma: "Bir öykü gerekli" diyorum: "Rimbaud için, şarkıyı söyleyen adam için, benim için..." Bir yeni öykü gerekli bize. Bir yeni düş, bu yeşil duvarlardan ve turuncu günışığından bizi somutlayacak, bu dünyaya geri getirecek olan. Koltuğuma oturuyorum ve plağı değiştiriyorum.
Bu sefer, başka bir adam "orada beni bekleyen biri yok/ çiçekler yok/ aşklar yok/ gülümsemeler yok" diyor. Muazzam bir yalnızlık vakti, içinde bulunduğum. Koltuğumda düşünüyorum. "Acaba" diyorum, "yaşlı doğup çocuk ölseydik..."

20 Nisan 2008 Pazar

Nisan Muhbiri


*Bob Marley'den iki beyazperde haberi: Marley'nin eşi Rita'nın 2004'te yayımlanan "No Woman No Cry: My Life With Bob Marley" adındaki kitabından yola çıkılarak çekilecek filmi Rudy Langlais yönetecek; Rita Marley rolünü Lauryn Hill (vaov) üstlenecek. Martin Scorsese (pisadam) de blues'cuların, Bob Dylan ve Rolling Stones'un ardından, kamerasını bu kez Bob Marley'e çeviriyor. Belgesel, 2010 yılına, Bob Marley'nin 65. doğumgününe yetişecek.


giz: Şimdi anlamadığım birşey: Rita'ya sonsuz saygım var, ama kocam hakkında yazacağım bir kitaba, "Bob Marley'le hayatım" gibi bir ad vermezdim şahsen. Marley'nin kesinlikle bunu kabul etmeyeceğini düşünüyorum hem de. Neyse, Lauryn olayına feci sevindim, kadın şarkı söylese ben burada eriyorum. Üçüncüsü, Scorsese tüm kredilerini kullanıyor artık. Bana çekecek film kalmıyor dostum, Led Zeppelin'e elini sürersen, büyük adam filan demem sıkarım kafana.

*Yeni albümünün çalışmalarını sürdüren Amy Winehouse Easy Living adlı bir derginin nisan sayısına hayırlı bir iş için çıplak pozlar verdi. Geçmişte göğüs kanseriyle mücadele kampanyası kapsamında İngiliz mecmuasına soyunanlar arasında Sade ve aktrist Helena Bonham Carter bulunuyor.

giz: Şu dünyada bir cinlerden bir de Amy'den korktuğumu itiraf ediyorum. Hele o kokain tozu kalmış burnu yok mu. O gözleri yok mu, o saçları.. aman.. o örümcek yuvası saçları.. Çıplak poz versen neye yarar a kızım? hı? sorarım?.

*Coldplay, Brian Eno'yla beraber son rötuşlarını attıkları yeni albümleri "Viva la Vida"yı büyük ihtimalle Haziran'da yayınlayacak.

giz: Brian Eno, nasıl bir adamdır ki elini attığı her işi böyle hayvani güzelliklere büründürebilir. Anlamıyorum, zihnim yetmiyor, Michael Brook'la yaptığı o albüm.. Müzik Tanrısı'nın bu adamı lanetlemesi yakındır. Söylemedi demeyin. Merakla beklemedeyim bu albümü de.

*Mikail Aslan'ın dördüncü albümü "Zemkut"ta (Simya) tarih ve coğrafyanın şiir olup dile geldiği 12 ezgi yer alıyor. Kürt sanatçı, Kalan Müzik tarafından yayınlanan albümünde kendi bestelerinin yanında Dersim, Koçgiri, Erivan halk şarkılarını katmış. Zemkut'ta bonus track olarak bulunan ve Ilda Simonian'ın seslendirdiği "Sbidak Badankov Ağavnin" (Ak Libaslı Güvercin) ise Hrant Dink'in hatırasına adanmış.

giz: Bu adamın ellerini öpmek istiyorum. Bu kadar "toprak" ve "yürek" koktuğu için.

*Notwist 2002 tarihli "Neon Golden"ı izleyecek yeni albümünü nihayet çıkarıyor. Mayıs'ta yayınlanacak "The Devil, You + Me"de 11 şarkı yer alıyor.

giz: İşte beklenen haber diye buna derim. Ov ye. Şuraya Flash Tv tarzında oklar çizip "grup, mayıs, ay, albüm, 11" filan yazmak istedim şimdi.

*giz eklemesi: Devendra Banhart, Natalie Portman'le birlikteymiş.

giz: Sana hiçbir şey demiyorum Devendra. Aylarca o şarkıları kulağıma söyledin filan, inandırdın beni. Şimdi git sen, benim yarım kadar boyutlara sahip olan, dünyada sevmediğim 3 kadından biri olan bu kadınla çık. Allah cezanı versin, Devendra, ne diyeyim ki sana. Konsere de gelemedim zaten. İçtiğin şaraplar bensiz nasıl boğazından geçecek, söyle şimdi. Rüyana ecinni olarak girerim inşallah. Ama bil ki Devendra, ya benimsin ya toprağın. haha.

bitti. son haber hariç tüm herşey Roll'dan çalınma, alınmadır. süper ha, artık böyle haberler vericem size, inşallah bi dahaki aya, Devendra Natalie'den ayrıldı diye haber yaparım. amin deyin be.


6 Nisan 2008 Pazar

Jeff Buckley


Jeff.
Tim'den olma, Grace aşığı, Nusrat sevdalısı.

Müzik alemi, düş alemi gibidir. Düş görürken fısıldanan bazı kelimeler vardır kulağımıza. Kimden geldiğini duymayız çoğu vakit. Jeff de, alem-i müziğin gaybdan gelen sesi bana göre. Şarkı şarkı anlatsan, olmaz; dize dize, olmaz. Tüm öteki müzik-çocuklardan farklı o çünkü. Farklılığı, içimizde olan o acıları, en acı şekilde dile getiriyor oluşu galiba. Kısasa kısas efendim. Beğenmeyen şöyle dursun.

Nusrat Fateh Ali Khan'ın armağanı olarak nitelendiriyorum ben onu hep, Tim Buckley'nin oğlu olması bir yana. Zira aslında babasıyla o kadar benziyorlar ki. Ama kaçımız istiyoruz ki babamıza benzemeyi? Babasının cenaze törenine davet dahi edilmemiş olsa da, bir gün anma töreninde "Once I Was" şarkısını söyleyip şöyle demiş: "Bazen merak ediyorum da, beni hiç hatırladığın oluyor mu?"

Jeff. Zamanın en zamansız çocuğu. Bir ilahi ses, bir çağrı, bir vahiy belki..
Nusrat dedim ya hani. Dream Brothers'ın "Mystery White Boy" yorumunu bir kez daha dinleyin. Nusrat Fateh'in nasıl Jeff'in vücuduna tezahür ettiğini göreceksiniz. Tek adam gibiler. Bütünleşiyor sesleri, zihinleri ve algıları..
Jeff.. Pakistan'dan Amerika'ya en kısa yol. Küçük çocuk gönlümüzden, Jeff'in gönlüne en kısa yol..

Grace söyleme, demek istiyorum O'na. Bana Mojo Pin deme, Lover'la başlayan cümleler kurma Jeff. Kimi zaman tınlatma o sesini Nusrat gibi, baban gibi olma Jeff. Baban gibi söyleme şu şarkıları. Gül biraz Jeff. Gül biraz. Gülünce daha güzel oluyorsun. Takma o çiçeği o küçücük yakana. Telecaster'ın senin olsun. Sen bu yana gel. Hiç konuşma. Hep bak böyle; sen gülünç bir çocuksun, bil bunu. Söyleme şu şarkıları. Ağlayacağım Jeff, ağlayacağım..

Ismet Sıral



Kimi anlatsam kimi anlatsam. Size İsmet Sıral'ı anlatsam:

İsmet Sıral, Türkiye'nin ilk profesyonel caz orkestrasının kurucularından. Kendi adıyla anılıyor bu orkestra ve Okay Temiz'den Erol Büyükburç'a bir sürü insan çalıyor burda.
Saksofon, ney ve flüt çalıyormuş zamanında. 1960'lara kadar orkestralarda çalıyor ve daha sonra yurtdışına giderek Dave Brubeck'le filan çalışıyor. Ve Brubeck, Sıral'dan öğrendiği 5/4'lük ritmden sonra ünlü şarkısı Take Five'i yaziyor.
Bu süreçlerde İsveç'te baya değer görmüş Sıral (bizim ülkemizin aksine). Amerika'ya giderek Creative Music Studio'da bir sürü müzisyenle çalışıyor. Bir yandan aşık olduğu Türk Sanat Müziğini onlara gösteriyor, öte yandan yeni teknikler öğrenerek caz fusion denemeleri yapıyor.
Sanırım Creative Music Studio'yu biraz açmam gerekecek. Bu okul Berklee Koleji'ne karşıt. Öğrenci-hoca ilişkisinden çok arkadaş ilişkisi var öğrencilerle hocalar arasında. Dönem 1960lar. Creative Music Studio için bir arkadaşım şöyle demişti: "O zamanlar rock ve folk yapan çiçek çocuklar San Francisco'da, hippi cazcılar ise Creative Music Studio'da toplanırlardı."

İsmet Sıral, daha sonra Türkiye'ye dönüyor ve böyle bir okulu burada açmak için kolları sıvıyor dostları ve başka müzisyenlerle birlikte. Marmaris'te bir arazi satın alıyor fakat yanlış ortaklıklar nedeniyle arazisi elden çıkıyor. Ve tabi projesi de. Şöyle yazıyor sitesinde de:
"En büyük hayalini yitirmenin acısına dayanamayan Sıral, yaşamına kendi eliyle son verdi."

60 yaşında.
Ve ondan sonra dostu, Dost Kip; projesini gerçekleştiriyor. Okulu açıyor. Ve şu anda ülkemizden güzel müzisyenler yetişiyor.

Birilerine İsmet Sıral'i anlatıyor olmak benim için çok önemli birşey inanın ki. Şöyle demişti aynı müzisyen arkadaşım: "İsmet Sıral'dan hiç bahsetmezler Türk caz aleminde. Kerem Görsev'ler filan ancak zenginlere caz yapar bizde. Ama Siral'ın müziği duyulursa, biliyorlar ki bir sürü taş yıkılacak, yerine yeni şeyler koyulacak. O yüzden bu adamın ismini ağızlarına dahi almazlar."

Bu kadar.
Mutlu oldum. oh be.


Hatta şöyle bir anektod vardir.
İsmet Sıral Moğollar'a gitmiş ve "sizin müziğinizde biraz groove eksik" demiş. Moğollar da "groove ne ola ki" filan demiş Sıral'a.
ve Sıral'dan sonra groove yapmaya başlamışlar.

budur. yetmez bu kadar kisa tabirler. ama budur İsmet Sıral.

http://www.ismetsiral.org/
http://www.iscms.org/

29 Mart 2008 Cumartesi

acılarımız.


acılarım.
kalbimin orta yerinden vücuduma yayılıp saran bedenimi ve yayılan dünyanın yüzüne, devranın kalbine ulaşmaya çalışan, benim olan acılarım.
sizinkilerden en, boy, genişlik yönünden pek de farkı olmayan; gitgide küçülen bedenimde sizinkinden daha fazla yer kaplayan acılarım.

her acıdığımda açılan bin yara ve her yâr gülüşünde açılan bin nicesi. değildir bu sizin sinir havleriniz, benzeri değildir nâgehan çığırtılarınızın. somutluğunuzda erittiğiniz ruhlar misali değildir benim acım, açlığım. –ki her defasında yeni bir ruh girer ve doyurur biraz biraz gönlümü-

neş’e yahut kederimizdir bizi acıya sevkeden. ve her acı biraz daha yontarken gönlümüzü, arta kalan kırıntılarla yeni neşeler veya kederler çizeriz kendimize. çizimlerin mimarı elbet ki kaderdir.
ben ile siz arasındaki farkların başı acıseviciliğimden gelir. her acı ve sancı, bir neşeye gebeyken ömrümde; sizin neşeniz acılara gebedir asırlık; birbirimizi tamamlayışımız ve döngüleyişimiz hep bu kıyasın eseridir..
bizler, eserleriyle gurur dahi duyamayan zavallılar..

lambanın arka tarafındaki karanlıktır içimizdeki Poe tarafı belki, çocuğun gülüşünde bulduğumuz hüzün ve minareli şehirlerde bulamadığımız dinginliktir..
saklanacak yerlerimiz yok; her acı bir ışık huzmesini getirir kendinde. ve o huzme dar odalarda güneş’ten kopma çiçekler gibi görünür bize. nar çiçekleri, ateş kuşları, alev böcekleri suretinde..
severiz içimizdeki acıları, bazılarımız. ve diğer bazılarımız sıkıntıları yüzünden değil, acıları yüzünden verir kendini sükuna.. budur işte, acıyı olgunluk; neşeyi sanat yapan. ve yine budur, kimimizin masal, kimimizin şiir okuyuşunun müsebbibi..

acılarımız.
bizim, her doğumda biraz daha sancıyan; her sancıda biraz daha güzelleşen acılarımız..
birbirinden niceler soyu farklı; birbirine nicelerce benzeyen acılarımız..
çimen üstünde unuttuğumuz benliklerimizden arta kalan, kalbimizde tortulanan, fosilleşen, kömürleşen acılarımız..


19 Mart 2008 Çarşamba

giz* toplaması


malum bahar geldi, bir yorgunluk; kışın üstümüzde bıraktığı o terk hissi sarıyor dört bir yanımızı. bu yüzden farzdır müziklere sarılmak, müziklerle sarınmak..
seçtim beğendim size bir kaç şarkı. yanyana gelince saçma şeyler oluşturdular, zira deneysel müzikten girip, rocktan çıktım, avantgarde oldum bir ara, derken titredim ve kendime geldim, yaşasın akustik gitar, dedim..
dünyanın çatısından topladığım melodiler, bugün hepimize şarkı söyleyecek.
dinleyenlere biraz giz, biraz bahar hatırlatırsa ne mutlu bana..

gevende - şeker (demo versiyon)
nusrat fateh & eddie vedder- the long road
stephan micus - violeta

susheela raman
- kamakshi

jeff buckley - lover you should've come over
ben harper - she's only happy in the sun
devendra banhart
- freely

iron & wine
- resurrection fern

unbelievable truth
- solved (live)

kings of convenience
- homesick

levellers
- elation

led zeppelin - that's the way
yann tiersen
- monochrome

the decemberists
- o valencia!

goran bregovic
- lullaby

tin hat trio
- fear of the south

rashanim
- yosefa

john zorn
- tannaim

kelebekler saçlarımıza takılacak birazdan, kafanızı eğiniz..
işte size kırk ikindi toplaması:

Download Mediafire: Ychorus giz-21

15 Mart 2008 Cumartesi

bir bob dylan silueti


"is this love is this love
is this love is this love
that i'm feeling
i wanna know wanna know wanna know now.."

aklım elimdeki kitapta. ismi plume. pek iyi sayılmaz-sanırım yazarı okumaya yanlış kitaptan başladım.
okuldan çıktım. hava soğuk. soğuk havalarda gözlerim dolar ve sürmelerim akar. sanırım dolusuna bereket sürmelerim biraz sonra tarih olacak.
insanları izliyorum. hepsinin gözleri ayrı renk; yolun sonunda kimisi sevgilisine varacak, kimisi aylardan sonra ilk kez düşürmüş yolunu oraya.. kimbilir..

ben kitabımı açacakken tam, o otobüse biniyor. saçları kuş yuvası, altında kot pantolonu, üstünde kareli gömleği, kahverengi kadife ceketi. bir tek gözlüğü eksik diyorum, içimden. içimde garip bir düş uyanıveriyor. film çeksem ve bob dylan olsan? diye sormak istiyorum ona birden. söz, diyeceğim ona, söz sana aşık olmayacağım.
ufluyor, pufluyor biraz, etrafına bakınıyor. gözlerim onu izliyor, kafamda şarkı çalıyor, bob marley söylüyor. bu isim benzerliği de nerden geldi birden.
gülümsüyorum hafifçe. deli sanacaklar beni, yine. o kadar çok dediler ki bunu, yakında delirmek zorunda kalacağım.

yanımdaki şişman hanım teyze kalkıyor. tevafuk ya hani, oturuveriyor yanıma; gülümseme suratıma yayılıyor, pencereye bakarken gözü bana takılıyor, gülümsemem kulaklarıma uzanıyor.
hayat garip diye tekrarlıyorum içimden. bu yolda her daim bu kadar yavaş ilerliyorken bizler, ne diye bu kadar hızlandı ki zaman.
kitabıma gözü takılıyor, kulaklığımı onunla paylaşmak istiyorum. kitabımdan gözlerini çekiyor, sorularımı içime çekiyorum. ah biraz cesur olabilsem..
otobüs durağıma yaklaşıyor. biraz daha otursam diyorum. sonra vazgeçiyorum. ya benden önce inerse. yüzünü göremezsem mesela bir kez daha?
bunu göze alamıyorum, yüzüne bakıp gülümsüyorum, yer istiyorum ondan, benim tarafıma kayıyor biraz. teşekkür ediyorum ve koridora atıyorum kendimi.
buna bir masal gerekmez, diyorum, buna bir şarkı iyi giderdi lakin.
kafamda bir bob dylan silueti, kelimelerim, otobüste bıraktığım çocuk, indiğim şişhane, edemediğim laflar..

ahh şairin dediği gibi tıpkı:
"kalbimde bir kerhaneden daha fazla oda var
ve ben sadece bir kadına aşığım.."

15mart08/giz.

9 Mart 2008 Pazar

güneş sanrısı


Yağmur, ne de yakışır şehirlere. Yağmur, temizler üstümüzdeki toprağı, kirecini akıtır evvel, sonra ulaşır tohumlara değin. Değdi miydi o minicik zerreye bir katre su, siz değmeyin onun keyfine. Yavaşça bir filiz sürer toprağa, beğendiyse yurdunu her gün biraz daha kök salar sevincinden, her gün biraz daha yaklaşır arşa, Güneş’e..
Bu şehirde yetişmez tohumlar. Zira öylesine küstürmüştür ki onları toprak, yüz çevirirler Güneş’e ve arza salarlar köklerini, arş yerine.
Şehrin insanları da tohumlar gibidir. Aynı topraktan yoğrulanların, aynı toprağa kök salanların aynı oluşu şaşırtmasın kimseyi. Ademoğlu da bir bitki gibidir. Güneş’i sever, günebakan olur; kırılır, boynunu büker, sümbül olur; kimisi gülüp papatya olur; somurtup kaktüs olur. İçine kapananlar patates gibidir misal ve mütemadiyen mutlu olanlar meyve verirler ağaç olup..
Ben biraz papatya gibiydim. Her gülümsemem bir papatyaya daha rahim olurdu ve çoğalırdım gülümseyişlerimle. Papatya iken papatya bahçesi olurdum. Derken bir gün büyüdüm, boy attım, yanımdaki güle vuruldum; o gün, nergis oldum. Üzerimden atamadım mecnunluğumu; Muhammed olup misk-i amberler saçtım devrana, Davud olup konuştum kuşla kuzuyla. Sevdiceğim bir bülbüle kaptırırken gönlümü, ağlamak üzereydim Güneş’i gördüğümde. Boyum uzadı biraz daha, derken oluverdim bir günebakan; ben ki binlerce vardı benden, ben ki bir güneş sevdalısı, ayçiçeği. Gece büktüm boynumu, bahar oldu, yaz oldu, güz geldi, mevsimim geçti. Bırakıp çekirdeklerimi ademoğluna, küçüldüm epeyce, doğduğum gibi. Toprağa değdi yüzüm, oldum bir başka öğün, bir başka mahluk için..
Bu şehre, penceremden son kez baktığımda, çok da yaşlı sayılmazdım hani. Altı üstü birkaç bahar ve güz geçmişti üstümden. Kaç kez ölüyorum sanmıştım bu şehirde, kaç kez ölmeye yeltenmiştim, kaç kelâmımı ölü doğurmuştum da, kaçını kurban etmiştim..
Güneş’i sevdiğim gün, çok da yaşlı sayılmazdım hani. Girdiğimde toprağa yırttım kefenimi. Biraz daha yakın olabilseydim O’na, biraz daha ısıtabilseydim zihnimi..
Sabır dedim içimden bir gün. Bu şehirde nasıl yaşadıysan, nasıl günebakan tasvir ettiysen içinde, öyle bir sabır.
Günün birinde, kolumun altında bir şeylerin oynadığını fark ettim. Arada bir üstüme su serpiliyordu; besbelli Güneş aşığına acıyıp, bereketini üstüme yağdırıyordu. Kolumu kenara koydum hafifçe, bir filiz fırlayıverdi gerisingeri. Küskün insanlar da böyledir işte. Tersine gönderirler tohumlarını. Yavaşça uzatıp elimi, düze çevirdim tohumu. “Elim ol” dedim ona. “Gözüm ol, yüreğim ol. Ol ki kavuştur beni Güneş’e, şu ölü vücud, yaşarken göremediğini görsün ölmüşken..”
Işıklar saçarak yeryüzünü buldu tohum. Güneş’in sıcaklığını hissettim ta içimde. Hissettim de bir çiçek, bin çiçek açtırdım üstümde. Toprağımdan insanlar geçti bazen, aşıklar çiçeklerimi kopardı, lakin sundum onlara hep, yaşamın ve ölümün bana sunduğu çiçekleri..

Bu şehirde yağmur yağdı bir gün ve bir çocuk bir ağaç fidanı dikti kalbimin üstüne.

6mart08/giz.